.:

27 Şubat 2018 Salı

Alın Küre Çelinc-8-


DUNKİRK

Darkest Hour ile aynı dönemi anlatan bir film. Hatta sanki iç içe geçmiş iki film diyebiliriz bunlara. 
 
Konusu; İkinci Dünya Savaşı'nda İngiltere, Kanada, Fransa ve Belçika'ya ait müttefik ordularından 400 bin asker, Fransa'nın İngiltere'ye çok yakın Dunkirk bölgesinde Alman Ordusu tarafından karadan tamamen kuşatılmıştır. Almanlar bu askerleri hava bombardımanlarıyla yok etmeyi planlarken, İngiliz Başbakanı Winston Churchill'in yönlendirmesiyle askerleri kurtarabilmek için çok tehlikeli ve savaşın gelişimi açısından hayati önemde bir tahliye operasyonu başlatılır. Film, 2. Dünya Savaşı'nın seyrini etkileyen olaylardan Dunkirk Tahliyesi'ni karadan, havadan ve denizden farklı bakış açılarıyla izleyiciye aktarıyor.

Filmi izlerken gencecik çocukların yaşadığı duyguları o kadar net görebiliyorsunuz ki. Tek düşünebildikleri yaşamak ve oradan kurtulabilmek. Aslında şu aralar sürekli savaşmanın hatta ölmenin ne büyük bir mutluluk olduğunu bas bas bağıranlara seyrettirilmeli. Bir yerde oturup "savaşın" demekle cidden o savaşın içinde olmanın aynı şey olmadığını o kadar net gösteriyor ki...tabiki anlayana.

PHANTOM THREAD

Savaştan sonra 1950'lerin büyüleyici Londra'sında, ünlü terzi Reynolds Woodcock ve kız kardeşi Cyril  Woodcock Ailesi'nin belirgin tarzıyla kraliyet ailesinden film yıldızlarına ve mirasçılardan sosyete kadar ülkenin önde gelenlerini giydirerek İngiliz modasının merkezinde yer almaktadırlar. Kadınlar, müzmin bir bekar olan Woodcock'un hayatından ilham ve dostlukla geçmeye devam ederken Woodcock'un yolu kısa bir zaman içerisinde esin perisi olarak hayatının bütünleyici parçası ve sevgilisi olacak genç ve güçlü bir kadın olan Alma  ile kesişir. Woodcock'un bir zamanlar kontrollü ve planlı olan özenle dikilmiş hayatı aşkla alt üst olacaktır.
Gerçek hikayeden uyarlanan filmde 3 Oscar ödüllü aktör Daniel D ay-Lewis, modacı Charles James'i canlandırıyor.

Açıkcası filmi, dönemin kıyafetleri ve atmosferi için seyredileceklerde öne aldım. Severim o dönemin havasını. Ama aradığımı bulamadım. Çok durağandı. Sıkıldım bile. Konu sanki kopuk işlenmişti.

26 Şubat 2018 Pazartesi

Bir garip gün....


Geçtiğimiz cumartesi Sasalı'da bisiklet binme ve ardından Karşıyaka'da  oturan arkadaşlarımızı ziyaret gibi gayet masum ve keyifli bir plan yapmıştık. Öğle gibi evden çıkacaktık ki biraz yağmur atıştırmaya başladı. Yağmur dinince tereddüt etsek de nolcak ki deyip yola çıktık.

Daha bisikletleri arabadan çıkartırken yağmur atıştırmaya başladı. Şeker miyiz eriyecek dimi...tek sorun makinaları çıkarıp fotoğraf çekememek. Ama flamingolar tepemizde uçup durdu...11 km sonra ben şu aşağıdaki kara bulutları çekeyim diye durdum. O ara çalan telefona bakarken Devrim arkamdan "çabuk fırtına geliyor" dedi. Aceleyle makinayı çanasına teperken (ki teptim resmen ve ellerim donmaktan zor hareket ediyordu) saniyeler içinde sağdan sağdan dolu-rüzgar-yağmur karışımı bir şeyler üstümüze yağmaya başladı.  
 Anlatılmaz yaşanır derler ya o hesap. Biiz kalan 10km'yi bu karışımla katettik. Ayrıca karşıdan bizi itekleyen rüzgarı da unutmamak lazım. En az 5km kafamı kaldırmadan, gözümü bile yarım yarım aça aça hızla kattetim. Yağandoludan yüzümün sağ tarafı acıyor, karşıdan rüzgar ilerlemeyi zorlaştırıyor. Fotoğraf için durduğumdan çocuklar da ilerlemişti. Şimşek çaktıkça ben onlara yetişeceğim diye hızlandım. Devrim en arkada artçı niyetine...

 Biz güzergahı bitirdik ama kendimiz de bittik. İliklerimize kadar ıslandık, ayaklarımız ayakkabının içinde yüzüyordu. Donduk. Hızla eve gittik ki sadece ıslanmamışız üzerimize resmen çamur yağmış.


Yine de keyfimizi bozmadık. Yığdık bütün kirlileri gerisin geri arkadaşlara. Eh keyifli sohbet falan derken gecenni 11 buçuğunda artık eve dönelim dedik. Arabayı kat otaparkına parketmiştik. Kapıda 24 saat açık diyordu ama biz ilk kata giriverdik. Orası da migrosun ki 22.30'da kapanır yazıyormuş. Bizim halimiz malum görmedik bile o uyarıyı:)))

Kaldık mı ortada...ve son nokta evimizin anahtarı da arabada. İçeri girmenin hiç yolu yok, kimse kalmazmış. Artık geceyi annemde tamamladık ki bu gün aile tarihimize geçmeyi kesinlikle haketti...

24 Şubat 2018 Cumartesi

Altın Küre Çelinc-8-


BATTLE OF THE SEXES/ Ezeli Rekabet

Film, 1973 yılında oynanan dünyanın bir numarası Billie Jean King ile eski şampiyon Bobby Riggs arasındaki tenis maçını anlatıyor. Tarihe “The Battle of the Sexes” olarak geçen maç, maçın öncesindeki süreç..

Film, sadece bir tenis maçını anlatmıyor aslında. Cinsiyet ayrımcılığı üzerine dünya çapında bir gündem yaratmış. Çünkü Babby Rings, ne olursa olsun bir kadını kesinlikle yenebileceğine inanan bir erkek ve ona inananların sayısı hiç de az değil. King ise kadınlara da erkeklerle aynı paranın verilmesi için bir mücadele başlatıyor.

Filmde hiç beklesekte eşcinsellik ve toplumun bakışına da değiniliyor aslında. Billie Jean King'in  cinsel kimlik arayışına eşinin yaklaşımı ise muhteşem.

Steve Carell ve Emma Stone rol aldığı filmi, tenisten hiç anlamasanız bile zevkle izlersiniz bence. En azından durum benim için öyle oldu. Hatta artık tv'de gördükçe tenis maçlarına bakacağım...

DARKEST HOUR/ En Karanlık Saat


2. Dünya Savaşı'nın başlangıcı ve Nazi Almanyası'nın tüm Avrupayı tehdit ettiği bir döneme ışık tutuyor film. Savaş karşısındaki tutumunu beğenilmeyen İngiltere başbakanı Neville Chamberlain'in (Ronald Pickup) yerine Winston Churchill'in (Gary Oldman) getirilmesine karar veriliyor. Ancak Churchill'in işi hiç de kolay değil. Kraldan, kendi partisine kadar aslında kimsenin istemediği bir isim. 

Tarih dersinden oldum olası sıkılan biri olarak, yaşananaları böyle filmlerden izlemeyi seviyorum. Akılda kalması daha kolay en azından benim için.


Filmde Gary Oldman çok iyi ama genelini düşünürsek orta karardı bence. Benim gibi konu hakkında bilginiz yoksa öncelikle Dunkirk filmini izlemek daha iyi olurmuş sanki. Ama ben genel olarak savaş filmlerini sevmediğimden hep geriye attmıştım onu.

22 Şubat 2018 Perşembe

Hindistancevizi kabuğundan mumluk


Hisdistancevizi kabuğundan daha önce de mumluk yapmıştım. Bu kez dala kondurdum. Aslında yeni eğil bu. Epey oldu amabaktım da bloğa koymamışım nedense.


Kabukların bir tarafından kıl testere ile kesip iyice temizledim. Seçtiğim desenlerde matkap ile delikler açtım. Epey bir böyle beklediler ki ne yapacağıma karar veremdiğimden:)))

 Uygun dal elime geçince de birini yapıştırdım ve dekoratif bir mumluk oldu. Pek bir aydınlattığı yok ya...

Bunda İstanbul manzarasını matkapla delmiştim. Komik olan diğerini nereye koyduğumu bulamıyorum. Bulsam onu da lambayla birleştirme niyetim var..


21 Şubat 2018 Çarşamba

Veronika Ölmek İstiyor


Bu aralar benim hobi bloğu, film boğuna döndü ama araya bir kitap da sıkıştırmadan edemeyeceğim. Son zamanlarda okuduğum en güzel kitaplardan biri Veronika Ölmek İstiyor. Yazarın Simyacı adlı kitabını yıllar önce okumuştum. O kadar sevmemiştim.

Kısaca konusu dersek; "Veronika her istediğine sahip görünen, renkli bir yaşam süren, yakışıklı erkeklerle gezip tozan genç bir kadın olmasına karşın mutlu değildir. Yaşamında bir şeylerin eksikliğini hissetmektedir. Uzun süredir düşündüğü intihar fikrini gerçekleştirir. Ancak uyandığında bir akıl hastanesindedir ve 1 haftalık ömrü kaldığını öğrenmiştir. Kaybedecek hiç bir şeyi kalmayan Veronika, başka dünyaların insanlarını tanırken kendi kimliğini de keşfetmeye başlar…"

Kitabın dili çok güzel. Keyifli bir film izler gibi okudum ben. (bu arada filmi de varmış) "Delilik nedir? Kime deli denir?" insan bunları bol bol düşünüyor. Hatta deli olduğuna karar veriyor. Hoş ben her zaman "deli karının biriyim" demişimdir kendim için ya...niye "normal insanların" koyduğu kurallara göre yaşamak zorundayız mesela. Bizim duygularımız önemli değil mi? 

Kitaptaki akıl hastanesindekilerin çoğu aslında pek de deli değiller. Yani tıbbi anlamda. Ama mutlulular hastanede. Çünkü dış dünyada insanların tuhaf karşıladığı duygularına burada karışan yok. Onlar "deli" sonuçta. Ne yaparlarsa yapsınlar "normal" karşılanır....

İçinde buraya alınabilecek onlarca alıntı bulabilirim. O kadar güzeldi...

"Yaşamı boyunca pek çok kez fark etmişti Veronika, tanıdığı bir sürü insan başkalarının başına gelen korkunç olaylardan sanki gerçekten üzgünmüş ve yardım etmek istiyorlarmış gibi söz ederlerdi. Ama işin gerçeği, başkalarının acılarından zevk aldıklarıydı, çünkü böylece kendilerinin mutlu ve şanslı olduklarına inanabiliyorlardı."

 " İnsanlar ancak koşullar buna elverdiğinde delirme lüksüne sahiptir."



"Keşke herkes kendi içsel deliliğini bilse ve onunla birlikte yaşamayı öğrense. Dünya daha kötü bir yer mi olurdu? Hayır insanlar daha yürekli, daha mutlu olurdu"

"Veronika her şeyden nefret ediyordu. En çok da yaşamını sürdürmüş olduğu biçimden, içinde barındırdığı yüzlerce Veronika'yı keşfetmeye zahmet etmeyişinden tiksiniyordu. Oysa orada kim bilir ne ilginç, ne meraklı, ne cesur, ne küstah, ne deli kızlar duruyordu."



19 Şubat 2018 Pazartesi

Altın Küre Çelinc-7-

THE FLORİDA PROJECT

Konusu;
6 yaşındaki Moone ve ekibi, yetişkinlerin zorlu dünyasından tamamen uzak kendilerine ait bir dünya yaratmışlardır. Okulların tatil olmasıyla birlikte bu afacan grubun tek dertleri, istedikleri gibi koşup oynayabilmek, kimseyi umursamadan eğlenebilmek ve istedikleri zaman sınırsız dondurma yiyebilmektedir. Oysa yetişkinler için durum çok farklıdır. Moone'la birlikte düşük ücretli bir otelde yaşayan asi annesi Halley ile otel müdürü için hayat hiç de günlük güneşlik değildir. Artık çocuk olma lüksleri kalmamış yetişkinler için Florida yazı, zorluk, acı ve gözyaşı demektir...


Konunun temelini çocukların oluşturduğu sıcacık bir film aslında. Ama bir o kadar da hüzün dolu. 6 yaşındaki Moone ve arkadaşları için yaz bedava dondurma, alabildiğine oyun ve biraz da büyükleri kızdırmak. Hani vardır ya Amarikan rüyası; 2 katlı evler, harika pazar kahvaltıları, mutlu çocuklar, işi olan anne-babalar. Bu film, bu rüyanın öte tarafını gösteriyor belki de bize. Kendisi de çocuk olan Halley, geçici işlerle kızının ve kendinin geçimini sağlamaya çalışıyor. O da bir yere kadar. Bir noktada kapıya çocuk esirgeme dayanıyor....

Film gibi değil de daha bir gerçekti. Çocuk oyuncular hiç rol yapıyor gibi değildi. Sanki sokağa kamera koymuşlar, biz öyle seyrediyoruz. Ayrıca filmde, Willem Dafoe müthişti bence. Yaşanan ortamda çocukları böyle kollayan bir otel müdürü....sevdim ben güzeldi kesinlikle.

  LOVELESS/Sevgisiz

Anne- babaların en büyük hatalarının başında çocukların yanında kavga etmeleri geliyor sanırım. Belki kısa süre sonra barış sağlanıyor ama bu kavgaların çocuklar üzerindeki etkisini hiç düşünüyor muyuz???

Şu film maratonunda sanırım beni en etkileyen film Loveless oldu. Tabiri caizse tuvalet molası bile vermeden gözüm ekrana kilitli izledim filmi. 





Boşanma aşamasında anne-baba, oturulan eve yeni alıcılar geliyor. İki ebeveyn çocuğun uyuduğunu düşünüp kavga ediyorlar, her ikisi de çocuğu istemiyor. Toplumsal tepkilerden çekinmeseler o an yetimhaneye verecekler. Ve kapı arkasından bunları sessiz çığlıklarla dinleyen küçücük bir beden...

Alyoşha'nın eve gelmediği, okula gitmediğini ancak 2 gün sonra anlıyorlar. Annenin de babanın da başka hayatları var çünkü. Nasıl olsa çocuk eve gelip sabah da okuluna gitmeye alışmış. 

Çocuğun aranma sahnelerinde orada olup her ağacın arkasına bakmayı nasıl istedim. Ya da asansörden çıksın diye bakındım. Hatta gece yatınca bile "nereye gider bu çocuk" diye düşünmekten kendimi alamadım. Artık nasıl etkilendiysem. Çok vurucu, yaralayıcı ama bir o kadar da ders alınası bir filmdi bence.   

17 Şubat 2018 Cumartesi

Altın Küre Çelinc-6-


Film izleme maratonunda bugün animasyonlar olsun. Eskiden (yani benim oğlanlar küçükken) epey seyrederdik. Çok da severdik aslında ama uzun zamandır animasyon izlemeyi bırakmıştım ben. Özlemişim:)))

COCO
Konusu; 12 yaşındaki Miguel'in ölüler diyarına macerasını anlatan animasyon filminin konusu kısaca; 12 yaşındaki Miguel'in en büyük kahramanı efsanevi Meksikalı gitarist Ernesto de la Cruz'dur. Ancak Cruz hayatını kaybetmiştir ve Miguel'in onunla tanışma imkanı yoktur. Her gün onun şarkılarını dinleyen Miguel günün birinde ünlü müzisyenin gitarını bulur. Ancak gitarı çalması onu bir anda Ölüler Diyarı'na götürüverir. Çıkış yolunu arayan Miguel, düzenbaz Hector'la karşılaşır ve birlikte Miguel'in aile tarihinin ardındaki gerçek hikayeyi keşfetmek için olağanüstü bir yolculuğa çıkarlar...


Müzik var, görsellik güzel yani keyifli bir animasyondu. Ama benim bualandaki favorim hala Yukarı Bak. O filmi geçene denk gelmedim henüz. 3 yaş ve üzeri çocuklar için uygun denmiş film için. Çevremde seyreden minik yok ama merak ettim; ölüm ve öbür araf kavramlarına küçük çocuklar nasıl bakar acaba? Sanki daha büyüklere hitap ediyor gibi geldi bana...

BABY BOSS/ Patron Bebek


Gülmek istiyorsanız bu filmi kesinlikle izleyin. Özellikle o bebeğin dünyaya geliş kısmını pür dikkat izleyin. Koptuk biz izlerken. Hatta başa aldık bir daha izledik...yine büyüklere hitap ediyor bence. 

Konusu;Tim 7 yaşında bir çocuktur ve en büyük hayali bir köpek sahibi olmaktır. Ancak günün birinde hayallerine büyük bir darbe iner. Annesi ve babası küçük bir bebeği evlat edinmiştir. Ancak bu bebekte bir gariplik vardır. Sürekli takım elbise giymektedir ve anne-baba etrafta olmadığında akıcı bir aksanla konuşmaktadır. Tim ilk başta ailesinin bütün ilgisini üstüne çeken bu bebekle hiç anlaşamaz. Ancak ikili kısa sürede bir anlaşmaya varır. Küçük bebek aslında bir ajandır ve çözmesi gereken çok önemli bir mesele vardır; Puppy Cop. Yönetim kurulu başkanının hain planlarını bozmak! İkili istese de istemese de bu konuda birlikte çalışmak zorunda kalacaklardır...



16 Şubat 2018 Cuma

Flamingolar


15 tatil fotoğraf çekme anlamında benim için çok verimli oldu. İnciraltı, Balçove ve sasalı Kuş cenneti'ne gittik. Hepsinde de güzel çekimler yapabildim. Daha güzellerini çekmek için yeniden gitmeli ama....

 Bunlar Sasalı'dan. Uzaktan zumlayarak çektim. Şöyle güzel bir lensle ne hoş kareler çekilir diye diye...biz çocuklarla ve bisikletle gidiyoruz. Doğal olarak asıl amaç bisiklete binmek. Ama sadece fotoğraf için gidilirse belli yerlerde sotaya yatarak çok hoş kareler ıkar buradan..



 Gözetleme kulelerinin birini tepesinden çektim bunu. Yanımızda dürbün de vardı bu kez.


14 Şubat 2018 Çarşamba

Sevginin rengi neden kırmızı?


Bugün hatta geçen haftalardan beri her yer kırmızı. Kırmızı balonlar, kırmızı çamaşırlar, kırmızı çiçekler, kıyafetler...hediyeler bugün kırmızı belki de paketleri bile kalpli kalpli..
Merak ya bu neden sevginin rengi kırmızı? Googla amcaya sordum bir dünya görüş geldi.


Yapılan araştırmalar, bize sıcaklığı, ateşi anımsatan renklerin daha dikkat çekici olduğu göstermiş. Aslında turuncu da oldukça sıcak bir renk ama aşk için kullanılanlar pembe ve kırmızı...




Çoğu yaz meyvesi de kırmızı ve tonlarında aslında; kiraz, böğürtlen, vişne, çilek, elma, nar, frambuaz, yaban mersini, elma, üzüm, domates, şeftali, erik...


Şuradaki yazıda okuduğum bilgiler de oldukça ilginç aslında. Olimpiyat oyunları boyunca yapılan gözlemlerde kırmızı forma giyenlerin mavi formaya kıyasla kazanma şanslarında yüzde 5 artış sergilediği kaydedilmiş. Kanın yüzeye yakın pompalanması sonucu deride ortaya çıkan kırmızımsı renk birçok primat açısından hakimiyet simgesiymiş.


2004 yılında Durham Üniversitesi’nde yapılan araştırmada, kırmızı giyen kadın ve erkeklerin çok daha çekici olarak değerlendirildiği görülmüş.


Ben de kırmızı severlerdenim. Goolada araştırma yaparken nedenini merak etmedim değil. Güzel renk işte...

12 Şubat 2018 Pazartesi

Altın Küre Çelinc-5-

THE POST

Konusu;
1971'de Pentagon belgeleri etrafında dönen yasal süreci konu alıyor. Washington Post çalışanları editör Ben Bradlee (Hanks) ve yayıncı Katharine Graham (Streep) ordu analisti Daniel Ellsberg tarafından yazılan ve sızdırılan Pentagon belgelerini yayınlama kararı alırlar. Belgelerin, Johnson yönetiminin Vietnam Savaşı'nda ABD askerlerinin rolü hakkında kamuoyuna ve kongreye yalan söylediğini, Nixon yönetiminin gizlice savaşı tırmandırdığını ortaya koymaları büyük skandal yaratır. Nixon yönetimi The Post'un bunları yayınlamasını durdurmaya çalışır ve ABD Savunma Bakanı Yardımcısı William Rehnquist davayı Yüksek Mahkemeye sunar. Belgelerin yayınlanabilmesi ve özgür basın kavramının korunabilmesi için gazete ile ordu arasında büyük bir hukuk mücadelesi verilecektir...

Çok sık işlenen bir konu Vietnam. Vatanı kurtarmak, milliyetçilik, cesaret gibi yönlendirmelerle tarih boyunca gençler olmadık savaşlara sürüklendiler. Hala da durum değişmedi. Birilerini para ve güç kazanması için gençler ölüyor malesef. Ve burada söz konusu olan sansür aslında. Bu da çok bilindik bir durum. hele ki bizim ülkemizde malesef had safhaya ulaşmış durumda.
10 yıl Cumhuriyet gazetesinde sağlık muhabirliği yaptım. İstanbul'dan İzmir büroya geçince burada yapamadım ve işi bıraktım. Ama filmi izlerken de içinde yaşadığım düzeni anımsamadan edemedim. Melesa o dönem için sansür kabul edilemez görünüyor şimdi ise kanıksandı ile. Ya da Ana karakterin Başkan'la yemek yemesinin eliştirilmesi. Şimdi de alınan hediyeler, verilen rüşvetler, gidilen tatiller...


"Hala hükümetlerin gazetelerde neyi basıp neyi basamadığı çağdaysak tarih olmuşuz demektir"

Güzel seyredilesi bir film bence. Sanatçılar zaten çok çok iyiler...

THE SHAPE OF WATER


Soğuk savaş dönemi Amerika'da geçen hikayede, Elisa yalnız bir kızdır. Sessiz, rutin bir hayatı olan Elisa, gizli ve yüksek güvenlikli bir devlet laboratuvarında temizlikçi olarak çalışır. Elisa iş arkadaşı Zelda ile devletin yaptığı gizli bir deneyi keşfeder ve suda hapsedilen insansı bir yaratığı acımasız deneyden kurtarmaya çalışırlar.
Guillermo del Toro'nun yönetmenliğini üstlendiği filmin oyuncu kadrosunda Sally Hawkins, Michael Shannon, Richard Jenkins, Doug Jones, Michael Stuhlbarg, Octavia Spencer yer alıyor.


 Beklentim fazlaydı film için. Toplamda 13 dalda oskar adayı ve afişe bakınca su içinde geçiyor hissi veriyor. Daha bir görsel şölen bekliyordum ben. O yüzden biraz hayal kırıklığı oldu.

Dilsiz bir kız Elisa'yı oynayan Sally Hawkins çok iyiydi bence. İşaret diliyle yaptığı küfür süperdi. Aşk insana neler yaptırıyor denecek cinsten bir hareketti....ama Zelda'sız (Octavia Spencer) eksik kalırmış film.  Kadın kesintisiz kocasını eleştiriyor pek bir komikti.

Komşuyla izlenen film sahnesinde ayakların o dansı yapması, müzikleri, Zelda'sı güzeldi ama genel olarak pek bana hitap etmedi film... 

9 Şubat 2018 Cuma

Martılar


Hep sevdim martıları. O bed seslerine karşın nasıl güzel canlılar. Daima uçarken çekmeye çalıştım kuşları. Daha bir estetik daha bir güzel gelmişti hep. İlk kez bu kadar yakından fotoğrafladım ki benim için bile süpriz oldu bu kareler.

Eşimin eski Zenit makinasının 500mm bir telesi var. Manuel ve ağır çalışan bir lens ama 500  sonuçta. Ara aparatı ile alıp zaman zaman denemeler yapıyorum onunla. Netlemesi çok zor. Geçen haftalarda da İnciraltı'na gitmiştik. Tam dönüşte balık ekmek istedi canımız. Eşim ve çocuklar o işi hallederken tekne üstü martıları hadi yakından çekmeyi deneyeyim dedim. İyi ki demişim...



İşte bu kare de görülüyor martıların tam konumu.

8 Şubat 2018 Perşembe

Altın Küre Çelinc-4-


FİRST THEY KİLLED MY FATHER

Konusu, Loung Ung; Khmer Rouge Kamboçya’da gücü eline aldığında 5 yaşındadır. 70’lerde göçe zorlanmış orta sınıf bir ailenin çocuğu olan kızın hayatı, Khmer Rouge Kamboçya’yı işgal ettiğinde alt üst olur. Bu dönemde 4 yıl süren bir terör yönetimi ve soykırım sonunda 2 milyon insan ölür. Loung Ung ve ailesi konforlu evlerini ve hayatlarını bırakıp çalışma kampında yaşamaya zorlanırlar. Eski bir memur olan babası öldürüldüğünde ise küçük kız ailesiyle birlikte hayatta kalmaya çalışacaktır.
Angelina Jolie'nin Loung Ung'un kitabından Ung ile birlikte senaryoya aktardığı ve tek başına yönettiği filmin başrollerinde Phoeung Kompheak ve Sveng Socheata yer alıyor.

Hiç bilmediğim bir tarihin ve kıyımın filmi oldu bu aslında. Genelde kitap okurken ya da film seyrederken bana bir şeyler katmasına dikkat ederim. Sıkıcı tarih kitaplarından daha akılda kalıcı oluyor böylesi. Ama Kamboçya'da yaşanan ve  yılda 2 milyon civarında insanın ölümüne neden olan olayları hiç bilmiyordum.

Çok çarpıcı bir konu ve yine çarpıcı sahnelerle ele alınmış. Bir konuyu çocuk gözüyle izlemenin tadı ise başka. Öyle masumlar ve öyle basit çıkarımları var ki...


Filmi izlerken kanlı sahnelerin nasıl çekildiği merak ettim en çok. Cidden acı olaylar ve ne kadar uzak tutulsalar da çocuklar etkilenmiştir sanırım çekimlerde.

Ve insanlar ne kadar çirkinler. Niye sürekli kan ve ölümlerden beslenmek zorundayız ki. Şu an da yaşanan savaşlarda da kim bilir ne hayatlar heba olup gidiyor....

ROMAN J. ISRAEL, Esq


Roman Israel, Esq. Denzel Washington'ı Los Angeles merkezli bir hukuk araştırmacısı olarak karşımıza çıkarıyor. Liberal bir avukat olan Roman J. Israel, akıl hocasının ölümünün ardından hukuk firmasının başına geçmek zorunda kalır. Fakirlere ve evsizlere yardım eden firmada bu amaca ters düşen şeyler yapıldığını fark eden Israel, kendisini ekstrem şeyler yapmasını gerektirecek bir krizin içinde bulur.


Bazı sanatçılar vardır sırf onlar için bile filmi izlersiniz. Mesela Jean Reno mutlaka izlerim filmlerini ben. Bayılıyorum adama....Denzel Washington da çok iyi bir oyuncu. Burada da resmen döktürmüş. İyi bir avukat olan Roman, kendi değerleri ile düzenin arasında kalıyor. Bir ara düzen adamı olmaya karar verip hatta uygulamaya da geçiyor ama...sonuç yine iyiler kaybediyor.